Knut Hamsun'un Amerika'da yaşadıkları...Anglo-sakson, Amerikan "düşmanlığı".
İngilizceden, İngilizce konuşandan, konuştukça havalanandan hoşlanmıyorum. Beyaz adamdan, nordik adamdan, Rus ayılarından da.
Asyalılık: Cahillik, zekanın buharlaşması, taklit, kültürün olmayışı - varsa bile folklor seviyesinde kalışı. Her türlü Asyalı milleti (İranlılar ve Araplar dahil) gördükten sonra Türkiye'de Asyalılık, Doğululuk olduğunu iddia etmek tümüyle yanlış. Bangaladeşli ile din üzerine konuşmamdan sonra kendimi Bizanslı gibi hissettim. Bazıları bana hain diyecek, Yunan özentisi diyecek, romantik diyecek. Umurumda değil.
Bana önceleri çok çocukça gelen Akdenizlilik fikri şimdi çok makul geliyor. Şu an Erol Deran'ı dinliyorum: kanun sazının en üst seviyesi. Bunun bir eşi dünyada yok. Ama neyi temsil ediyor biliyor musunuz? Pisagor'a kadar inen bir ses sistemi, abartısız çalış, kesinlik merakı, makamdan makama geçişler, zekanın zaferi. Buradakinin aksine hiçbir zaman vahşileşmeyen bir hayat tarzı
.
Nikiforos benden daha iyi anlatıyor:
"İstanbul/Konstantinopolis, Boğaz’ın kum saati, zamanın değişimine direnmesi için inşa edilmişti. Tanrı’nın erdemini kutsamak için yapılan Aya Sofya’dan camilerin kubbelerine, bu şehir ebediyete hasret çektiğini ifade ediyor. O ne meydan okuyan Babil kulesidir ne de yakaran bir Kudüs. Tahtını, geçit vermez ve azametli bir biçimde Akdeniz’in halesi üzerine, batı yarıkürenin en doğudaki, Asya’nın da en batıdaki ucuna kurmuştur. O, gerçek bir Sion ve Tanrı’nın sevgili şehri olması için kurulmuştur. Coğrafî olarak, bu mekân, iki denizi birleştiren Boğaz’ın ve iki denizin arasında bir girinti oluşturan, dar bir su yolu olan Altın Boynuz’un sesidir. Bir yelken gibi fora edilmiş kubbeler, bu iki su yoluna yayılan esrarengiz sesi “yakalamak” ve berraklaştırmak için yapılmış gibidir."
17 Ekim 2011 Pazartesi
16 Ekim 2011 Pazar
Yabancı olmak
Korelilerin yabancılara bakışı dünyada eşi benzeri olmayan bir hayat tarzı:
1) Yabancıları yok saymak.
2) Amerikalı ya da İngiliz-Avustralyalı-Yeni Zelandalı görünce sevişmek istemek.
1) Yabancıları yok saymak.
2) Amerikalı ya da İngiliz-Avustralyalı-Yeni Zelandalı görünce sevişmek istemek.
7 Ekim 2011 Cuma
11 Eylül 2011 Pazar
Kore'de Eğitim
Kore'de eğitim diye başlık kullanınca ister istemez birçok kuşbeyinli bana "ben de Kore'de okumak istiyorum, nasıl gidilir vs." şeklinde sorular soracaklar. Sözüm onlara değil, Kore'deki yüksek lisans ve doktora eğitimini merak edenlere.
Kore'de
1. Profösör demek hoca demek. Profösör üniversitedeki bir pozisyon ya da akademik ünvandan ziyade bizim hoca kelimesi ile tabir ettiğimiz kişileri tanımlamak için kullanıyor.
2. Lab demek yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin ofisi demek. Deneysel çalışmaların yapıldığı yerler experimental facilities/labs olarak geçiyor.
Yüksek lisans ve doktor öğrencileri (research students- grauduate researcher olarak tabir ediliyorlar) full time ya da part time olarak ikiye ayrılıyor. Full time olarak nitelenler bizim ülkemizdeki araştırma görevlileri gibi fakat onlardan farklı olarak çalışan/devlet memuru statüsünde değiller. Öğrenci sayılıyorlar. Part time öğrenciler dışarıda (sanayide vs.) işi olup yüksek eğitimini devam ettirenler. Onlar sadece hafta sonları veya müsait bir günde profösörle yapılan toplantılarda araştırmaları hakkında bilgi veriyorlar, profösöre danışıyorlar.
Her profösörün bir labı (vibration and noise gibi resmi adları olsa da hocanın adıyla anılıyor, mesela Ahn's lab, Choi's Lab, Park's lab gibi) ve aşağı yukarı 8-10 öğrencisi bulunuyor. Labların her birinin profösörün ve üyelerinin belirlediği kuralları var. Mesela sabah 9'tan akşam 21:30'a kadar çalışılması, yemek saatlerinin 12-13 arası ve 17-18 arası olması, lab liderinin bulunması gibi. Kore'de çalışmak kelimesi (studying diyorlar) bizdekinden farklı. Biz elimizde bir iş olursa uzun veya kısa vadede onu bitiririz ve boş boş otururuz. Kore'de ise herkes çalışma saatlerinde bir şeyle meşgul olmak zorunda. Buna riayet etmeyenler doğrudan tembel (lazy) olarak damgalanıyor. Kimileri Korelilerin bir iş çok hızlı bitirdiğini söylese de ben bunun bir örneğini şimdilik göremedim. Benim etrafımdaki insanlar pratik düşünme kabiliyetine sahip değiller. Amma Kore'de derslerin içeriği hemen hemen lüzumsuzu atma, esaslı olanı öğrenciye vermek şeklinde düzenlendiği için Koreli öğrencileri bilgileri temelli, sağlam. Birçok lisans seviyesindeki derslerin notlarını incelediğimde içimde bir boşluk oluştu. Türkiye'de boşa akan musluk gibi dersler, ders saatleri heba ediliyor.
Söylemeden geçemeyeceğim bir konu da Koreli öğrencilerin vizyonlarının çok geniş olmaması. Kendilerine öğretilenle yetiniyorlar, merak (entellektüel bir merak) hemen hiç yok. Eğitim sistemi gençleri tamamen kavramış, hamuru şekillendirdiği gibi şekillendiriyor. Ama bağımsız düşünce, dünyayı tanıma (mesela bizdeki gibi la liga maçlarını takip etme vs) gibi şeyler yok. Kendi ülkelerinden dışarısı onları pek ilgilendirmiyor. Çalışmak için zaten ülkelerinde yeterince iş imkanı var. İngilizce'ye çok çalışıyorlar fakat TOEIC'ten yüksek puan alıp daha iyi bir işe girmek için. İngilizce öğrenip dünyayı tanımak, okumak gibi bir merakları yok. Belki bu yüzden konuşmaktan da çekiniyorlar.
Kore'de
1. Profösör demek hoca demek. Profösör üniversitedeki bir pozisyon ya da akademik ünvandan ziyade bizim hoca kelimesi ile tabir ettiğimiz kişileri tanımlamak için kullanıyor.
2. Lab demek yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin ofisi demek. Deneysel çalışmaların yapıldığı yerler experimental facilities/labs olarak geçiyor.
Yüksek lisans ve doktor öğrencileri (research students- grauduate researcher olarak tabir ediliyorlar) full time ya da part time olarak ikiye ayrılıyor. Full time olarak nitelenler bizim ülkemizdeki araştırma görevlileri gibi fakat onlardan farklı olarak çalışan/devlet memuru statüsünde değiller. Öğrenci sayılıyorlar. Part time öğrenciler dışarıda (sanayide vs.) işi olup yüksek eğitimini devam ettirenler. Onlar sadece hafta sonları veya müsait bir günde profösörle yapılan toplantılarda araştırmaları hakkında bilgi veriyorlar, profösöre danışıyorlar.
Her profösörün bir labı (vibration and noise gibi resmi adları olsa da hocanın adıyla anılıyor, mesela Ahn's lab, Choi's Lab, Park's lab gibi) ve aşağı yukarı 8-10 öğrencisi bulunuyor. Labların her birinin profösörün ve üyelerinin belirlediği kuralları var. Mesela sabah 9'tan akşam 21:30'a kadar çalışılması, yemek saatlerinin 12-13 arası ve 17-18 arası olması, lab liderinin bulunması gibi. Kore'de çalışmak kelimesi (studying diyorlar) bizdekinden farklı. Biz elimizde bir iş olursa uzun veya kısa vadede onu bitiririz ve boş boş otururuz. Kore'de ise herkes çalışma saatlerinde bir şeyle meşgul olmak zorunda. Buna riayet etmeyenler doğrudan tembel (lazy) olarak damgalanıyor. Kimileri Korelilerin bir iş çok hızlı bitirdiğini söylese de ben bunun bir örneğini şimdilik göremedim. Benim etrafımdaki insanlar pratik düşünme kabiliyetine sahip değiller. Amma Kore'de derslerin içeriği hemen hemen lüzumsuzu atma, esaslı olanı öğrenciye vermek şeklinde düzenlendiği için Koreli öğrencileri bilgileri temelli, sağlam. Birçok lisans seviyesindeki derslerin notlarını incelediğimde içimde bir boşluk oluştu. Türkiye'de boşa akan musluk gibi dersler, ders saatleri heba ediliyor.
Söylemeden geçemeyeceğim bir konu da Koreli öğrencilerin vizyonlarının çok geniş olmaması. Kendilerine öğretilenle yetiniyorlar, merak (entellektüel bir merak) hemen hiç yok. Eğitim sistemi gençleri tamamen kavramış, hamuru şekillendirdiği gibi şekillendiriyor. Ama bağımsız düşünce, dünyayı tanıma (mesela bizdeki gibi la liga maçlarını takip etme vs) gibi şeyler yok. Kendi ülkelerinden dışarısı onları pek ilgilendirmiyor. Çalışmak için zaten ülkelerinde yeterince iş imkanı var. İngilizce'ye çok çalışıyorlar fakat TOEIC'ten yüksek puan alıp daha iyi bir işe girmek için. İngilizce öğrenip dünyayı tanımak, okumak gibi bir merakları yok. Belki bu yüzden konuşmaktan da çekiniyorlar.
7 Eylül 2011 Çarşamba
Korelilerin Gözünden Türkiye ve Türkler
Bu konuda uzun uzun yazmayacağım. Korelilerin gözünde Türkiye ve Türkler diye bir şey yok. Kore-Türk dostluğu saçmalıklarını kim uyduruyor ve yayıyorsa...Aslında Koreli profösörler geçmişi biliyorlar.
4 Eylül 2011 Pazar
Kore Notları 2 - Seul'den Ulsan'a Gidiş
Gimpo havaalanından Korean Air'in THY'nin içhatlarda kullandıklarından görece daha eski bir uçağına bindim. Uçak çok tenha idi. Hosteslerin kıyafetlerini gülünç buldum. Hareketleri çok yapay geldi. Uçağın pilotu Amerikalı idi. 50 dakikada, Kore saati ile 20:25'te Ulsan havaalanına vardım. Uçakta sadece içecek servisi yapıldı.
Yolcular arasında birçok yabancı vardı. Yolculardan birini Almanyalı lise öğrencisine benzettiydim. Sonradan öğrendim ki Amerikalı, Teksaslı, saf-kaba-sofu, protestan, hafiften köylü, cahil bir tarih öğrencisiymiş ve değişim öğrencisi (exchange student) olarak 4 ay kadar Ulsan'da kalacakmış.
Uçaktan indikten sonra havaalanının Bodrum havaalanı büyüklüğünde olduğunu gördüm. Beni "lab" (lab dedikleri nedir onu sonradan öğrendim, anlatacağım) arkadaşlarım olacak iki Koreli öğrenci karşıladı. İkisi de lise öğrencisi gibi gözüküyorlardı. Sonradan öğrendim ki biri 29, diğeri 26 yaşındaymış. Bavulumu aldıktan sonra onlarla beraber taksiye binip okulun yurduna doğru hareket ettim. Bana taksiye binmeden önce aç olup olmadığımı sordular. Aç değilim ama susadım dedim. Göz açıp kapayıncaya kadar bir tanesi elinde bir kutu Coca-Cola ile çıkıverdi.
Yurda geldiğimizde saat 21:00'e geliyordu. Odamı paylaştığım kişi benden önce odaya yerleşmişmiş. Kendi anahtarımı alıp odaya girdim, tanıştık. Koreli, Çin'de liseyi tamamladığından uluslararası öğrenci sayılan, bilgisayar mühendisliği lisans öğrencisi, elektroniğe, eğlenceye meraklı, biraz duygusal, zeki, çok iyi İngilizce konuşabilen birisi. Yurtta 2 seneden beri kalmaktaymış. Tecrübesi fazla olduğundan bana çok yardımcı olabileceğini gördüm.
Yurda yerleştikten sonra beni karşılayan lab arkadaşlarımla akşam yemeği yedik. Bana hemen domuz ya da sığır eti yiyip yiyemediğimi sordular. Bu soruları biraz yadırgadım ilk başta. Sonradan öğrendim ki yabancı öğrencilerin içinde müslümanım diyen tipler (Bangladeşliler, İranlılar, Pakistanlılar ve diğer tipler) katiyen Kore yemeği yemezler, yurtta kalmazlar, kendi yemeklerini kendileri pişirirlermiş. Bunlara uygun ürünler satan bir de market varmış (Halal food deyip duruyorlar, "ulan onun adı halal değil helal" diyesim geliyor, diyemiyorum). Asıl benim garipsediğim sığır eti yiyip yiyemediğimi sormalarıydı. Meğer hem müslümanım diyen tipler (usulünce kesilmediği için) hem de hindular sığır eti yemiyormuş. Bu kadar kılı kırk yaracaksanız ne işin var Kore'de diye sormazlar mı? Buranın kültürünü bilmeden gelen yabancı öğrenci çok.
Akşam yemeği olarak Kore'ye gelmeden önce nasıl bir şey olduğunu ve nasıl pişirildiğini öğrendiğim Galbi denen yemeği yedik. Galbi mangalda pişirilen sığır etinden başka bir şey değil. Restoranlarda bu yemek sadece çiğ et olarak size veriliyor. Masalarda mangallar ve mangalların üstünde havalandırmalar var. Eti herkes kendi zevkince istediği gibi pişiriyor (kendin pişir kendin ye). Ana yemeğin yanında gavurların "side dishes" dedikleri şeyler var. Mesela meşhur kimçi. Öyle abartıldığı gibi kötü kokmuyor ya da yenilmesi imkansız bir şey değil. Ben tadına birkaç defa baktım. Ama Koreliler gibi her öğünde yemek istenecek kadar lezzetli bir şey değil. Hatta Türkiyelilerin beğenmesi pek mümkün değiş aslında. Galbi parçalarını sarımsaklı bir sosa batırıp, ismini bilmediğim bir sebze yaprağının içine koyuyorlar. Sonra değişik birkaç sebze, vasabiye benzer acı bir sos vs. ilave edip rulo halinde yiyorlar. Ben de öyle yapıp yedim. Ayrıca yosun yaprakları da vardı side dish olarak. Tadı deniz gibiydi. Deniz yemek gibi bir şey. Lezzetli değil. Acıları hiç de acı değil. Baharatlıları da abartıldığı gibi baharatlı değil. Koreli öğrenciler benim tereddütsüz yemek yiyişime çok şaşırdılar. Ben de inadına, biraz da caka satmak için üstlerine gittim. Aslında masadaki tüm yemekleri isim ve resimlerinden biliyordum. Bilmez gibi davrandım biraz. İçecek olarak meşhur soju geldi. Sojuyu küçük shot bardaklarından içiyorlar. Bir soju şişesi bizim maden suyu şişelerinin bir boy büyüğü kadar (belki biraz daha fazla, kaç ml olduğunu öğrenip yazarım sonra). Tadı vodkaya benziyor, yani aroması falan yok. Keyif için içilecek bir şey de değil çünkü alkol oranı düşük, %20.
İçki geleneği bizimki gibi değil. Bizde yemeğin yanında içilecekse - rakı yani - 3 kadeh kadar adabıyla yudum yudum içilir, değil mi? Yemeğin, mezenin tadı ile rakı karışır, daha da güzelleşir. Eşref saatinde 2 kadaeh vodka - bir limon dilimi, dolma zeytin - ya da mis gibi bir cin - yanında hafif çerezler - içilir bizde. Bira içenler bile (kuşbeyinli gençler hariç) 3 kutunun üstüne pek çıkmazlar. Bira rahatlamak için içilir, serinletir. Asabı bozulan adam bir kadeh viski içer mesela, hafif sinirini alır insanın. Bir de şarap içen aşıklar vardır, onlar da aşk ile içerler, sevgi ile içerler. Koreliler bir oturuşta 4-5 şişe soju içerlermiş. İçmenin hedefi bilinci kaybetmek ve vücudun dayanamayacağı noktaya gelmek. Kusmak serbest. Adım başı sokaklarda kusmuk ya da kusmuk izi olduğu belli lekeler var (bunu hakaret ya da abartılı bir izlenim olarak algılamayın lütfen). Bizde içip kusan adam bir daha beraber içtiği arkadaşlarının arasına çıkamaz. Ağzınla iç, kıçınla içme derler. Koreliler ve Kore'deki boş beleş yabancılar kıçlarıyla içiyorlar. Diğer birçok içkiyi de aynı usulle içiyorlar. Buna kültür diyecekler olabilir aranızda, onlar da kusan taifedendir mutlaka.
İçki konusunda da bana birkaç defa sordular: "içmek serbest mi?" "nasıl içersin?" gibi. Galiba dinin tamamen kültürü sindirdiği ülkelerden gelenler yüzünden yanlış bir algılama var Korelilerde. İnsan herhangi bir sebepten içki içmek istemeyebilir, ben pek saygı duymam ama saygı duymak gerekir derler. Ama Türkiye'nin kültüründe içki vardır ve oldukça da rafine bir adabı vardır; yabancıların sadece kağıt üzerindeki dine bakmak yerine öncelikle bunu bilmesi gerekir diye düşünüyorum.
Yemeği yedikten sonra yurda döndüm. Zaman farkı nedeniyle saat 3'e kadar uyuyamadım. Uyuduğumda ise rüya görmedim.
Yolcular arasında birçok yabancı vardı. Yolculardan birini Almanyalı lise öğrencisine benzettiydim. Sonradan öğrendim ki Amerikalı, Teksaslı, saf-kaba-sofu, protestan, hafiften köylü, cahil bir tarih öğrencisiymiş ve değişim öğrencisi (exchange student) olarak 4 ay kadar Ulsan'da kalacakmış.
Uçaktan indikten sonra havaalanının Bodrum havaalanı büyüklüğünde olduğunu gördüm. Beni "lab" (lab dedikleri nedir onu sonradan öğrendim, anlatacağım) arkadaşlarım olacak iki Koreli öğrenci karşıladı. İkisi de lise öğrencisi gibi gözüküyorlardı. Sonradan öğrendim ki biri 29, diğeri 26 yaşındaymış. Bavulumu aldıktan sonra onlarla beraber taksiye binip okulun yurduna doğru hareket ettim. Bana taksiye binmeden önce aç olup olmadığımı sordular. Aç değilim ama susadım dedim. Göz açıp kapayıncaya kadar bir tanesi elinde bir kutu Coca-Cola ile çıkıverdi.
Yurda geldiğimizde saat 21:00'e geliyordu. Odamı paylaştığım kişi benden önce odaya yerleşmişmiş. Kendi anahtarımı alıp odaya girdim, tanıştık. Koreli, Çin'de liseyi tamamladığından uluslararası öğrenci sayılan, bilgisayar mühendisliği lisans öğrencisi, elektroniğe, eğlenceye meraklı, biraz duygusal, zeki, çok iyi İngilizce konuşabilen birisi. Yurtta 2 seneden beri kalmaktaymış. Tecrübesi fazla olduğundan bana çok yardımcı olabileceğini gördüm.
Yurda yerleştikten sonra beni karşılayan lab arkadaşlarımla akşam yemeği yedik. Bana hemen domuz ya da sığır eti yiyip yiyemediğimi sordular. Bu soruları biraz yadırgadım ilk başta. Sonradan öğrendim ki yabancı öğrencilerin içinde müslümanım diyen tipler (Bangladeşliler, İranlılar, Pakistanlılar ve diğer tipler) katiyen Kore yemeği yemezler, yurtta kalmazlar, kendi yemeklerini kendileri pişirirlermiş. Bunlara uygun ürünler satan bir de market varmış (Halal food deyip duruyorlar, "ulan onun adı halal değil helal" diyesim geliyor, diyemiyorum). Asıl benim garipsediğim sığır eti yiyip yiyemediğimi sormalarıydı. Meğer hem müslümanım diyen tipler (usulünce kesilmediği için) hem de hindular sığır eti yemiyormuş. Bu kadar kılı kırk yaracaksanız ne işin var Kore'de diye sormazlar mı? Buranın kültürünü bilmeden gelen yabancı öğrenci çok.
Akşam yemeği olarak Kore'ye gelmeden önce nasıl bir şey olduğunu ve nasıl pişirildiğini öğrendiğim Galbi denen yemeği yedik. Galbi mangalda pişirilen sığır etinden başka bir şey değil. Restoranlarda bu yemek sadece çiğ et olarak size veriliyor. Masalarda mangallar ve mangalların üstünde havalandırmalar var. Eti herkes kendi zevkince istediği gibi pişiriyor (kendin pişir kendin ye). Ana yemeğin yanında gavurların "side dishes" dedikleri şeyler var. Mesela meşhur kimçi. Öyle abartıldığı gibi kötü kokmuyor ya da yenilmesi imkansız bir şey değil. Ben tadına birkaç defa baktım. Ama Koreliler gibi her öğünde yemek istenecek kadar lezzetli bir şey değil. Hatta Türkiyelilerin beğenmesi pek mümkün değiş aslında. Galbi parçalarını sarımsaklı bir sosa batırıp, ismini bilmediğim bir sebze yaprağının içine koyuyorlar. Sonra değişik birkaç sebze, vasabiye benzer acı bir sos vs. ilave edip rulo halinde yiyorlar. Ben de öyle yapıp yedim. Ayrıca yosun yaprakları da vardı side dish olarak. Tadı deniz gibiydi. Deniz yemek gibi bir şey. Lezzetli değil. Acıları hiç de acı değil. Baharatlıları da abartıldığı gibi baharatlı değil. Koreli öğrenciler benim tereddütsüz yemek yiyişime çok şaşırdılar. Ben de inadına, biraz da caka satmak için üstlerine gittim. Aslında masadaki tüm yemekleri isim ve resimlerinden biliyordum. Bilmez gibi davrandım biraz. İçecek olarak meşhur soju geldi. Sojuyu küçük shot bardaklarından içiyorlar. Bir soju şişesi bizim maden suyu şişelerinin bir boy büyüğü kadar (belki biraz daha fazla, kaç ml olduğunu öğrenip yazarım sonra). Tadı vodkaya benziyor, yani aroması falan yok. Keyif için içilecek bir şey de değil çünkü alkol oranı düşük, %20.
İçki geleneği bizimki gibi değil. Bizde yemeğin yanında içilecekse - rakı yani - 3 kadeh kadar adabıyla yudum yudum içilir, değil mi? Yemeğin, mezenin tadı ile rakı karışır, daha da güzelleşir. Eşref saatinde 2 kadaeh vodka - bir limon dilimi, dolma zeytin - ya da mis gibi bir cin - yanında hafif çerezler - içilir bizde. Bira içenler bile (kuşbeyinli gençler hariç) 3 kutunun üstüne pek çıkmazlar. Bira rahatlamak için içilir, serinletir. Asabı bozulan adam bir kadeh viski içer mesela, hafif sinirini alır insanın. Bir de şarap içen aşıklar vardır, onlar da aşk ile içerler, sevgi ile içerler. Koreliler bir oturuşta 4-5 şişe soju içerlermiş. İçmenin hedefi bilinci kaybetmek ve vücudun dayanamayacağı noktaya gelmek. Kusmak serbest. Adım başı sokaklarda kusmuk ya da kusmuk izi olduğu belli lekeler var (bunu hakaret ya da abartılı bir izlenim olarak algılamayın lütfen). Bizde içip kusan adam bir daha beraber içtiği arkadaşlarının arasına çıkamaz. Ağzınla iç, kıçınla içme derler. Koreliler ve Kore'deki boş beleş yabancılar kıçlarıyla içiyorlar. Diğer birçok içkiyi de aynı usulle içiyorlar. Buna kültür diyecekler olabilir aranızda, onlar da kusan taifedendir mutlaka.
İçki konusunda da bana birkaç defa sordular: "içmek serbest mi?" "nasıl içersin?" gibi. Galiba dinin tamamen kültürü sindirdiği ülkelerden gelenler yüzünden yanlış bir algılama var Korelilerde. İnsan herhangi bir sebepten içki içmek istemeyebilir, ben pek saygı duymam ama saygı duymak gerekir derler. Ama Türkiye'nin kültüründe içki vardır ve oldukça da rafine bir adabı vardır; yabancıların sadece kağıt üzerindeki dine bakmak yerine öncelikle bunu bilmesi gerekir diye düşünüyorum.
Yemeği yedikten sonra yurda döndüm. Zaman farkı nedeniyle saat 3'e kadar uyuyamadım. Uyuduğumda ise rüya görmedim.
30 Ağustos 2011 Salı
Kore Notları 1 - Seul'e Gidiş
Atatürk Havalimanı'ndan THY'nin Seul'e doğrudan giden 23:40 uçağına bindim. Uçağın ismi Kocaeli idi. Uçakta genel olarak Koreliler çoğunluktaydı. Türk çok azdı. Biraz Rus vardı. Benim yanımda İsrailli biri vardı. Yolculuk sırasında çok konuşmadık ama inerken epey konuştuk. Seul'de bir hastaneye çalıştığı firma ultrason cihazı satmış, onunla ilgili eğitim vermeye 3 günlüğüne Kore'de bulunacakmış. Benim en az 3 sene kalacağımı duyunca bana acıdı ve "good luck" dedi. Oturduğum koltuğun arkasında bir bayan Türk öğrenci vardı. Uçak kalkana kadar sevgilisiyle telefonda konuşup kafamı ütüledi. Korece biliyormuş; yanındaki Koreli kızla epey konuştular.
Yolculuk çok sıkıcıydı. Daracık koltukta hiç uyuyamadım. Biri akşam yemeği biri kahvaltı olmak üzere iki defa yemek servisi yapıldı. Yemekler fena değildi ama Koreli yolcular pek yiyemediler. Ayrıca uçakta Kore'ye girişte pasaport kontrolünde verilmek üzere bir bilgi formu doldurulması istendi (Kore'deki adres, seyahat amacı vs. gibi bilgilerin yazılması gerekiyor).Uçaktaki Korelilerden edindiğim izlenim: iddia edildiği gibi kokmuyorlar. Havaalanında bir Hintli vardı, o çemen kokuyordu mesela. Ama Korelilerin koktuğu uydurma. Giyim, görünüş ve davranış olarak Türkleri çok andırıyorlar. Uçağa binince hiç yabancılık hissetmedim.
Uçak Seul Incheon havaalanına yaklaşık 10 saatte vardı. Incheon havaalanı yapay bir ada üzerine kurulu ve çok uzun bir köprü ile karaya bağlanıyor. Uçak alçalırken denizi inceledim, bir tane ufak savaş gemisi gördüm. Denizin üzeri sisli ve puslu idi. Su açıkça kirli idi. Incheon havaalına inince önce havaalanın içindeki bir trenle gelen yolcu terminaline geçtim. Burada pasaport işlemlerimi yaptırdıktan sonra aşağı kata inip bavulumu aldım. Bavulum çok ağır olduğu için hareketli bant üzerinden alırken zorluk yaşadım. İnsanlar güldüler ama aralarında bir tanesi hiç gülmeden gelip yardım etti. "Thank you" dedim, tepki vermedi. Bavulu aldıktan sonra gümrük beyanı ile ilgili bir belge doldurdum. Sonra yakındaki bir exchange office'den bir miktar Kore wonu aldım. Gümrük beyanını görevliye verip gelen yolcu çıkış peronuna girdim. Burada bir adam yanıma gelip İngilizce "Taksi lazım mı abi?" dedi. Ben de "Yok abi, sağol" dedim. Gimpo havaalanına gitmek için otobüsleri aradım, taradım. Otobüs gişesine Gimpo'ya nasıl gidilir diye sordum "7000 won" dedi. "Anlamadım" dedim. Sinirlenerek "7000 won" dedi. Bileti aldım, otobüsü buldum, bavulumu muavine verdim. Tüm bu işlemler aşağı yukarı yarım saat sürdü. İkinci izlenimim: Havaalanı güzel gibiydi fakat Hamburg'un havası başka güzeldi. Havaalanında kötü koku olduğu iddiası da doğru değilmiş. Görevliler gayet güzel İngilizce konuşuyorlardı. Nem çok yüksekti, hemen terledim. Hava da biraz sıcaktı (25 dereceden biraz fazla). Incheon'dan Gimpo'ya gitmek Atatük Havaalanı'ndan Sabiha Gökçen'e gitmek gibi. Ama yolda konut göremedim. Yollar Türkiye'dekine benzediğinden yine o yabancılık duygusunu yaşamadım. Kuş gibi özgür de hissetmedim.
Gimpo havaalanında tam 30 dakikada vardım. Bu havaalanı Sabiha Gökçen büyüklüğünde. Giriş yaptıktan sonra Korean Air'in check-in kısmına gidip biletimi aldım, bavulumu verdim. Bu arada oradaki görevliye acil bir telefon konuşması yapmam gerektiğini (danışman hocamı aramam gerektiğini) fakat pay phone için kart bulamadığımı söyledim. Niyetimi anladı, hemen kendisi önündeki telefondan hocamı aradı. Hocama sorunsuz bir şekilde geldiğimi bildirdim. Sonrasında uzun müddet Ulsan'a gidecek uçağı bekledim. Beklerken etrafımdaki insanları inceledim. İzlenimim şu oldu: Kore'nin Türkiye'den neredeyse hiç farkı yok. Sanayileşmiş olması bile çok büyük fark yaratmamış (Almanları göz önüne alarak bunu söylüyorum). Toplumun genel görünüşünde hiç modern bir taraf göremedim. Bazılarının anlattığı ultra modern yüksek teknolojiyi de göremedim. Koreliler hakkında bu tip şeyler galiba hep uydurma. Kore'de uçakların boarding'i (uçağa biniş) kalkıştan 15 dakika önce başlıyor (Gimpo'dan yurtiçi seferlerde). Türkiye'de 1 saat önce başlıyor. Bu belki büyük bir farklılıktır.
Yolculuk çok sıkıcıydı. Daracık koltukta hiç uyuyamadım. Biri akşam yemeği biri kahvaltı olmak üzere iki defa yemek servisi yapıldı. Yemekler fena değildi ama Koreli yolcular pek yiyemediler. Ayrıca uçakta Kore'ye girişte pasaport kontrolünde verilmek üzere bir bilgi formu doldurulması istendi (Kore'deki adres, seyahat amacı vs. gibi bilgilerin yazılması gerekiyor).Uçaktaki Korelilerden edindiğim izlenim: iddia edildiği gibi kokmuyorlar. Havaalanında bir Hintli vardı, o çemen kokuyordu mesela. Ama Korelilerin koktuğu uydurma. Giyim, görünüş ve davranış olarak Türkleri çok andırıyorlar. Uçağa binince hiç yabancılık hissetmedim.
Uçak Seul Incheon havaalanına yaklaşık 10 saatte vardı. Incheon havaalanı yapay bir ada üzerine kurulu ve çok uzun bir köprü ile karaya bağlanıyor. Uçak alçalırken denizi inceledim, bir tane ufak savaş gemisi gördüm. Denizin üzeri sisli ve puslu idi. Su açıkça kirli idi. Incheon havaalına inince önce havaalanın içindeki bir trenle gelen yolcu terminaline geçtim. Burada pasaport işlemlerimi yaptırdıktan sonra aşağı kata inip bavulumu aldım. Bavulum çok ağır olduğu için hareketli bant üzerinden alırken zorluk yaşadım. İnsanlar güldüler ama aralarında bir tanesi hiç gülmeden gelip yardım etti. "Thank you" dedim, tepki vermedi. Bavulu aldıktan sonra gümrük beyanı ile ilgili bir belge doldurdum. Sonra yakındaki bir exchange office'den bir miktar Kore wonu aldım. Gümrük beyanını görevliye verip gelen yolcu çıkış peronuna girdim. Burada bir adam yanıma gelip İngilizce "Taksi lazım mı abi?" dedi. Ben de "Yok abi, sağol" dedim. Gimpo havaalanına gitmek için otobüsleri aradım, taradım. Otobüs gişesine Gimpo'ya nasıl gidilir diye sordum "7000 won" dedi. "Anlamadım" dedim. Sinirlenerek "7000 won" dedi. Bileti aldım, otobüsü buldum, bavulumu muavine verdim. Tüm bu işlemler aşağı yukarı yarım saat sürdü. İkinci izlenimim: Havaalanı güzel gibiydi fakat Hamburg'un havası başka güzeldi. Havaalanında kötü koku olduğu iddiası da doğru değilmiş. Görevliler gayet güzel İngilizce konuşuyorlardı. Nem çok yüksekti, hemen terledim. Hava da biraz sıcaktı (25 dereceden biraz fazla). Incheon'dan Gimpo'ya gitmek Atatük Havaalanı'ndan Sabiha Gökçen'e gitmek gibi. Ama yolda konut göremedim. Yollar Türkiye'dekine benzediğinden yine o yabancılık duygusunu yaşamadım. Kuş gibi özgür de hissetmedim.
Gimpo havaalanında tam 30 dakikada vardım. Bu havaalanı Sabiha Gökçen büyüklüğünde. Giriş yaptıktan sonra Korean Air'in check-in kısmına gidip biletimi aldım, bavulumu verdim. Bu arada oradaki görevliye acil bir telefon konuşması yapmam gerektiğini (danışman hocamı aramam gerektiğini) fakat pay phone için kart bulamadığımı söyledim. Niyetimi anladı, hemen kendisi önündeki telefondan hocamı aradı. Hocama sorunsuz bir şekilde geldiğimi bildirdim. Sonrasında uzun müddet Ulsan'a gidecek uçağı bekledim. Beklerken etrafımdaki insanları inceledim. İzlenimim şu oldu: Kore'nin Türkiye'den neredeyse hiç farkı yok. Sanayileşmiş olması bile çok büyük fark yaratmamış (Almanları göz önüne alarak bunu söylüyorum). Toplumun genel görünüşünde hiç modern bir taraf göremedim. Bazılarının anlattığı ultra modern yüksek teknolojiyi de göremedim. Koreliler hakkında bu tip şeyler galiba hep uydurma. Kore'de uçakların boarding'i (uçağa biniş) kalkıştan 15 dakika önce başlıyor (Gimpo'dan yurtiçi seferlerde). Türkiye'de 1 saat önce başlıyor. Bu belki büyük bir farklılıktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

