
Baudelaire - Le Spleen de Paris. Türkçe tercümesine şöyle bir bakmak bende dil ve aktarma sorunlarımız hakkında yazmak hevesi uyandırdı.
Aşağı yukarı son iki yüzyılımız edebiyatımızın yenileşmesiyle geçti. Bunun en mühim adımı olacak yabancı dil meselesi ise sanırım hiçbir zaman layıkıyla ele alınmadı. Tercüme işinde en büyük bahanemiz olan büyük kitlenin yabancı dil bilmeme zorunluluğu bilenleri dahi okumaktan menediyor. Şüphesiz bugün eskisinden daha fazla yabancı dil bilen var. Fakat hemen hiç kimse Avrupa'nın büyük eserlerinin peşinde gözükmüyor. Bu zihni tembellik, kendi kendine yeterlik duygusu maalesef tezatlarımızdan biridir.
Şu da söylenmelidir ki, başından beri Türkçe nesir yoktu ve biz doğru düzgün cümle yazmaktan acizdik. Örnek yokluğu bizi bu işte epey geciktirdi.
Yine de dönüp baktığımda Türkçe'nin kazancı sayabileceğim en azından on - on beş tercüme eser vardır ve bir çoğu devlet eliyle 1940'larda yapılan tercüme hareketinin ürünleridir. Büyük kısmı çevirenlerin zevk uğruna giriştikleri bir işe benzer. Demek istediğim o devirde vekalet tarafından basılan yüzlerce kitap biraz da zoraki bir çalışmanın ürünü iken bahsedeceğim eserler biraz müstakil olarak görülebilir. Teker teker bu eserleri saymak yerine sadece ikisinin adını vereceğim. Dikkatli bir okuyucu bilir ki bu on - on beş eserin edebiyatımıza doğrudan tesiri olmamıştır - Panait Istrati gibi üçüncü sınıf bir yazarın tesiri düşünülecek olursa.

Birincisi Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun çevirdiği Marcel Proust'un Du côté de chez Swann'ı (Geçmiş Zaman Peşinde - Swannların Semtinden, Maarif Vekaleti Yayınları, 1942). Ahmet Hamdi Tanpınar ve Nurullah Ataç'ın yazıları haricinde bu eser hakkında yazılan bir şey görmedim. Bugün güya Proust'un eserinin tümü Türkçe'ye çevrildi fakat nelerden taviz verilerek!
İkincisi Behçet Necatigil'in Rainer Maria Rilke'den çevirdiği Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge (Malte Laurids Brigge'nin Notları, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1948). Traugoot Fuchs'un çok güzel bir önsözüyle basılan bu eser Almancasını bilenlere hakikaten bir mucize gibi gelecektir. Bir öncekinin aksine Malte, MEB yayınları dışında önce De yayınevi tarafından 1970'lerde, Adam yayınları tarafından da 1980'lerde tekrar basıldı. Yine Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bir söyleşiye verdiği cevap ve Türk edebiyatı üzerine yerinde tespitleri olan makalesi dışında bu eserden söz eden bir yazı görmedim.
İki eser de numune sayılacak güzelliklerine rağmen bir geleneğin zincirini oluşturamamışlar.
En azından yüz eserlik olması gereken genç adamın kendi dilindeki kütüphanesinin zayıflığının sebebi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder