13 Eylül 2015 Pazar

Yeniden

4 yıl aradan sonra bu blogu canlandırmaya karar verdim.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Knut Hamsunlaşmak

Knut Hamsun'un Amerika'da yaşadıkları...Anglo-sakson, Amerikan "düşmanlığı".
İngilizceden, İngilizce konuşandan, konuştukça havalanandan hoşlanmıyorum. Beyaz adamdan, nordik adamdan, Rus ayılarından da.

Asyalılık: Cahillik, zekanın buharlaşması, taklit, kültürün olmayışı - varsa bile folklor seviyesinde kalışı. Her türlü Asyalı milleti (İranlılar ve Araplar dahil) gördükten sonra Türkiye'de Asyalılık, Doğululuk olduğunu iddia etmek tümüyle yanlış. Bangaladeşli ile din üzerine konuşmamdan sonra kendimi Bizanslı gibi hissettim. Bazıları bana hain diyecek, Yunan özentisi diyecek, romantik diyecek. Umurumda değil.

Bana önceleri çok çocukça gelen Akdenizlilik fikri şimdi çok makul geliyor. Şu an Erol Deran'ı dinliyorum: kanun sazının en üst seviyesi. Bunun bir eşi dünyada yok. Ama neyi temsil ediyor biliyor musunuz? Pisagor'a kadar inen bir ses sistemi, abartısız çalış, kesinlik merakı, makamdan makama geçişler, zekanın zaferi. Buradakinin aksine hiçbir zaman vahşileşmeyen bir hayat tarzı

.

Nikiforos benden daha iyi anlatıyor:

"İstanbul/Konstantinopolis, Boğaz’ın kum saati, zamanın değişimine direnmesi için inşa edilmişti. Tanrı’nın erdemini kutsamak için yapılan Aya Sofya’dan camilerin kubbelerine, bu şehir ebediyete hasret çektiğini ifade ediyor. O ne meydan okuyan Babil kulesidir ne de yakaran bir Kudüs. Tahtını, geçit vermez ve azametli bir biçimde Akdeniz’in halesi üzerine, batı yarıkürenin en doğudaki, Asya’nın da en batıdaki ucuna kurmuştur. O, gerçek bir Sion ve Tanrı’nın sevgili şehri olması için kurulmuştur. Coğrafî olarak, bu mekân, iki denizi birleştiren Boğaz’ın ve iki denizin arasında bir girinti oluşturan, dar bir su yolu olan Altın Boynuz’un sesidir. Bir yelken gibi fora edilmiş kubbeler, bu iki su yoluna yayılan esrarengiz sesi “yakalamak” ve berraklaştırmak için yapılmış gibidir."

16 Ekim 2011 Pazar

Yabancı olmak

Korelilerin yabancılara bakışı dünyada eşi benzeri olmayan bir hayat tarzı:
1) Yabancıları yok saymak.
2) Amerikalı ya da İngiliz-Avustralyalı-Yeni Zelandalı görünce sevişmek istemek.

11 Eylül 2011 Pazar

Kore'de Eğitim

Kore'de eğitim diye başlık kullanınca ister istemez birçok kuşbeyinli bana "ben de Kore'de okumak istiyorum, nasıl gidilir vs." şeklinde sorular soracaklar. Sözüm onlara değil, Kore'deki yüksek lisans ve doktora eğitimini merak edenlere.
Kore'de

1. Profösör demek hoca demek. Profösör üniversitedeki bir pozisyon ya da akademik ünvandan ziyade bizim hoca kelimesi ile tabir ettiğimiz kişileri tanımlamak için kullanıyor.
2. Lab demek yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin ofisi demek. Deneysel çalışmaların yapıldığı yerler experimental facilities/labs olarak geçiyor.

Yüksek lisans ve doktor öğrencileri (research students- grauduate researcher olarak tabir ediliyorlar) full time ya da part time olarak ikiye ayrılıyor. Full time olarak nitelenler bizim ülkemizdeki araştırma görevlileri gibi fakat onlardan farklı olarak çalışan/devlet memuru statüsünde değiller. Öğrenci sayılıyorlar. Part time öğrenciler dışarıda (sanayide vs.) işi olup yüksek eğitimini devam ettirenler. Onlar sadece hafta sonları veya müsait bir günde profösörle yapılan toplantılarda araştırmaları hakkında bilgi veriyorlar, profösöre danışıyorlar.
Her profösörün bir labı (vibration and noise gibi resmi adları olsa da hocanın adıyla anılıyor, mesela Ahn's lab, Choi's Lab, Park's lab gibi) ve aşağı yukarı 8-10 öğrencisi bulunuyor. Labların her birinin profösörün ve üyelerinin belirlediği kuralları var. Mesela sabah 9'tan akşam 21:30'a kadar çalışılması, yemek saatlerinin 12-13 arası ve 17-18 arası olması, lab liderinin bulunması gibi. Kore'de çalışmak kelimesi (studying diyorlar) bizdekinden farklı. Biz elimizde bir iş olursa uzun veya kısa vadede onu bitiririz ve boş boş otururuz. Kore'de ise herkes çalışma saatlerinde bir şeyle meşgul olmak zorunda. Buna riayet etmeyenler doğrudan tembel (lazy) olarak damgalanıyor. Kimileri Korelilerin bir iş çok hızlı bitirdiğini söylese de ben bunun bir örneğini şimdilik göremedim. Benim etrafımdaki insanlar pratik düşünme kabiliyetine sahip değiller. Amma Kore'de derslerin içeriği hemen hemen lüzumsuzu atma, esaslı olanı öğrenciye vermek şeklinde düzenlendiği için Koreli öğrencileri bilgileri temelli, sağlam. Birçok lisans seviyesindeki derslerin notlarını incelediğimde içimde bir boşluk oluştu. Türkiye'de boşa akan musluk gibi dersler, ders saatleri heba ediliyor.
Söylemeden geçemeyeceğim bir konu da Koreli öğrencilerin vizyonlarının çok geniş olmaması. Kendilerine öğretilenle yetiniyorlar, merak (entellektüel bir merak) hemen hiç yok. Eğitim sistemi gençleri tamamen kavramış, hamuru şekillendirdiği gibi şekillendiriyor. Ama bağımsız düşünce, dünyayı tanıma (mesela bizdeki gibi la liga maçlarını takip etme vs) gibi şeyler yok. Kendi ülkelerinden dışarısı onları pek ilgilendirmiyor. Çalışmak için zaten ülkelerinde yeterince iş imkanı var. İngilizce'ye çok çalışıyorlar fakat TOEIC'ten yüksek puan alıp daha iyi bir işe girmek için. İngilizce öğrenip dünyayı tanımak, okumak gibi bir merakları yok. Belki bu yüzden konuşmaktan da çekiniyorlar.

7 Eylül 2011 Çarşamba

Korelilerin Gözünden Türkiye ve Türkler

Bu konuda uzun uzun yazmayacağım. Korelilerin gözünde Türkiye ve Türkler diye bir şey yok. Kore-Türk dostluğu saçmalıklarını kim uyduruyor ve yayıyorsa...Aslında Koreli profösörler geçmişi biliyorlar.

4 Eylül 2011 Pazar

Kore Notları 2 - Seul'den Ulsan'a Gidiş

Gimpo havaalanından Korean Air'in THY'nin içhatlarda kullandıklarından görece daha eski bir uçağına bindim. Uçak çok tenha idi. Hosteslerin kıyafetlerini gülünç buldum. Hareketleri çok yapay geldi. Uçağın pilotu Amerikalı idi. 50 dakikada, Kore saati ile 20:25'te Ulsan havaalanına vardım. Uçakta sadece içecek servisi yapıldı.
Yolcular arasında birçok yabancı vardı. Yolculardan birini Almanyalı lise öğrencisine benzettiydim. Sonradan öğrendim ki Amerikalı, Teksaslı, saf-kaba-sofu, protestan, hafiften köylü, cahil bir tarih öğrencisiymiş ve değişim öğrencisi (exchange student) olarak 4 ay kadar Ulsan'da kalacakmış.
Uçaktan indikten sonra havaalanının Bodrum havaalanı büyüklüğünde olduğunu gördüm. Beni "lab" (lab dedikleri nedir onu sonradan öğrendim, anlatacağım) arkadaşlarım olacak iki Koreli öğrenci karşıladı. İkisi de lise öğrencisi gibi gözüküyorlardı. Sonradan öğrendim ki biri 29, diğeri 26 yaşındaymış. Bavulumu aldıktan sonra onlarla beraber taksiye binip okulun yurduna doğru hareket ettim. Bana taksiye binmeden önce aç olup olmadığımı sordular. Aç değilim ama susadım dedim. Göz açıp kapayıncaya kadar bir tanesi elinde bir kutu Coca-Cola ile çıkıverdi.
Yurda geldiğimizde saat 21:00'e geliyordu. Odamı paylaştığım kişi benden önce odaya yerleşmişmiş. Kendi anahtarımı alıp odaya girdim, tanıştık. Koreli, Çin'de liseyi tamamladığından uluslararası öğrenci sayılan, bilgisayar mühendisliği lisans öğrencisi, elektroniğe, eğlenceye meraklı, biraz duygusal, zeki, çok iyi İngilizce konuşabilen birisi. Yurtta 2 seneden beri kalmaktaymış. Tecrübesi fazla olduğundan bana çok yardımcı olabileceğini gördüm.
Yurda yerleştikten sonra beni karşılayan lab arkadaşlarımla akşam yemeği yedik. Bana hemen domuz ya da sığır eti yiyip yiyemediğimi sordular. Bu soruları biraz yadırgadım ilk başta. Sonradan öğrendim ki yabancı öğrencilerin içinde müslümanım diyen tipler (Bangladeşliler, İranlılar, Pakistanlılar ve diğer tipler) katiyen Kore yemeği yemezler, yurtta kalmazlar, kendi yemeklerini kendileri pişirirlermiş. Bunlara uygun ürünler satan bir de market varmış (Halal food deyip duruyorlar, "ulan onun adı halal değil helal" diyesim geliyor, diyemiyorum). Asıl benim garipsediğim sığır eti yiyip yiyemediğimi sormalarıydı. Meğer hem müslümanım diyen tipler (usulünce kesilmediği için) hem de hindular sığır eti yemiyormuş. Bu kadar kılı kırk yaracaksanız ne işin var Kore'de diye sormazlar mı? Buranın kültürünü bilmeden gelen yabancı öğrenci çok.
Akşam yemeği olarak Kore'ye gelmeden önce nasıl bir şey olduğunu ve nasıl pişirildiğini öğrendiğim Galbi denen yemeği yedik. Galbi mangalda pişirilen sığır etinden başka bir şey değil. Restoranlarda bu yemek sadece çiğ et olarak size veriliyor. Masalarda mangallar ve mangalların üstünde havalandırmalar var. Eti herkes kendi zevkince istediği gibi pişiriyor (kendin pişir kendin ye). Ana yemeğin yanında gavurların "side dishes" dedikleri şeyler var. Mesela meşhur kimçi. Öyle abartıldığı gibi kötü kokmuyor ya da yenilmesi imkansız bir şey değil. Ben tadına birkaç defa baktım. Ama Koreliler gibi her öğünde yemek istenecek kadar lezzetli bir şey değil. Hatta Türkiyelilerin beğenmesi pek mümkün değiş aslında. Galbi parçalarını sarımsaklı bir sosa batırıp, ismini bilmediğim bir sebze yaprağının içine koyuyorlar. Sonra değişik birkaç sebze, vasabiye benzer acı bir sos vs. ilave edip rulo halinde yiyorlar. Ben de öyle yapıp yedim. Ayrıca yosun yaprakları da vardı side dish olarak. Tadı deniz gibiydi. Deniz yemek gibi bir şey. Lezzetli değil. Acıları hiç de acı değil. Baharatlıları da abartıldığı gibi baharatlı değil. Koreli öğrenciler benim tereddütsüz yemek yiyişime çok şaşırdılar. Ben de inadına, biraz da caka satmak için üstlerine gittim. Aslında masadaki tüm yemekleri isim ve resimlerinden biliyordum. Bilmez gibi davrandım biraz. İçecek olarak meşhur soju geldi. Sojuyu küçük shot bardaklarından içiyorlar. Bir soju şişesi bizim maden suyu şişelerinin bir boy büyüğü kadar (belki biraz daha fazla, kaç ml olduğunu öğrenip yazarım sonra). Tadı vodkaya benziyor, yani aroması falan yok. Keyif için içilecek bir şey de değil çünkü alkol oranı düşük, %20.
İçki geleneği bizimki gibi değil. Bizde yemeğin yanında içilecekse - rakı yani - 3 kadeh kadar adabıyla yudum yudum içilir, değil mi? Yemeğin, mezenin tadı ile rakı karışır, daha da güzelleşir. Eşref saatinde 2 kadaeh vodka - bir limon dilimi, dolma zeytin - ya da mis gibi bir cin - yanında hafif çerezler - içilir bizde. Bira içenler bile (kuşbeyinli gençler hariç) 3 kutunun üstüne pek çıkmazlar. Bira rahatlamak için içilir, serinletir. Asabı bozulan adam bir kadeh viski içer mesela, hafif sinirini alır insanın. Bir de şarap içen aşıklar vardır, onlar da aşk ile içerler, sevgi ile içerler. Koreliler bir oturuşta 4-5 şişe soju içerlermiş. İçmenin hedefi bilinci kaybetmek ve vücudun dayanamayacağı noktaya gelmek. Kusmak serbest. Adım başı sokaklarda kusmuk ya da kusmuk izi olduğu belli lekeler var (bunu hakaret ya da abartılı bir izlenim olarak algılamayın lütfen). Bizde içip kusan adam bir daha beraber içtiği arkadaşlarının arasına çıkamaz. Ağzınla iç, kıçınla içme derler. Koreliler ve Kore'deki boş beleş yabancılar kıçlarıyla içiyorlar. Diğer birçok içkiyi de aynı usulle içiyorlar. Buna kültür diyecekler olabilir aranızda, onlar da kusan taifedendir mutlaka.
İçki konusunda da bana birkaç defa sordular: "içmek serbest mi?" "nasıl içersin?" gibi. Galiba dinin tamamen kültürü sindirdiği ülkelerden gelenler yüzünden yanlış bir algılama var Korelilerde. İnsan herhangi bir sebepten içki içmek istemeyebilir, ben pek saygı duymam ama saygı duymak gerekir derler. Ama Türkiye'nin kültüründe içki vardır ve oldukça da rafine bir adabı vardır; yabancıların sadece kağıt üzerindeki dine bakmak yerine öncelikle bunu bilmesi gerekir diye düşünüyorum.
Yemeği yedikten sonra yurda döndüm. Zaman farkı nedeniyle saat 3'e kadar uyuyamadım. Uyuduğumda ise rüya görmedim.

30 Ağustos 2011 Salı

Kore Notları 1 - Seul'e Gidiş

Atatürk Havalimanı'ndan THY'nin Seul'e doğrudan giden 23:40 uçağına bindim. Uçağın ismi Kocaeli idi. Uçakta genel olarak Koreliler çoğunluktaydı. Türk çok azdı. Biraz Rus vardı. Benim yanımda İsrailli biri vardı. Yolculuk sırasında çok konuşmadık ama inerken epey konuştuk. Seul'de bir hastaneye çalıştığı firma ultrason cihazı satmış, onunla ilgili eğitim vermeye 3 günlüğüne Kore'de bulunacakmış. Benim en az 3 sene kalacağımı duyunca bana acıdı ve "good luck" dedi. Oturduğum koltuğun arkasında bir bayan Türk öğrenci vardı. Uçak kalkana kadar sevgilisiyle telefonda konuşup kafamı ütüledi. Korece biliyormuş; yanındaki Koreli kızla epey konuştular.
Yolculuk çok sıkıcıydı. Daracık koltukta hiç uyuyamadım. Biri akşam yemeği biri kahvaltı olmak üzere iki defa yemek servisi yapıldı. Yemekler fena değildi ama Koreli yolcular pek yiyemediler. Ayrıca uçakta Kore'ye girişte pasaport kontrolünde verilmek üzere bir bilgi formu doldurulması istendi (Kore'deki adres, seyahat amacı vs. gibi bilgilerin yazılması gerekiyor).Uçaktaki Korelilerden edindiğim izlenim: iddia edildiği gibi kokmuyorlar. Havaalanında bir Hintli vardı, o çemen kokuyordu mesela. Ama Korelilerin koktuğu uydurma. Giyim, görünüş ve davranış olarak Türkleri çok andırıyorlar. Uçağa binince hiç yabancılık hissetmedim.
Uçak Seul Incheon havaalanına yaklaşık 10 saatte vardı. Incheon havaalanı yapay bir ada üzerine kurulu ve çok uzun bir köprü ile karaya bağlanıyor. Uçak alçalırken denizi inceledim, bir tane ufak savaş gemisi gördüm. Denizin üzeri sisli ve puslu idi. Su açıkça kirli idi. Incheon havaalına inince önce havaalanın içindeki bir trenle gelen yolcu terminaline geçtim. Burada pasaport işlemlerimi yaptırdıktan sonra aşağı kata inip bavulumu aldım. Bavulum çok ağır olduğu için hareketli bant üzerinden alırken zorluk yaşadım. İnsanlar güldüler ama aralarında bir tanesi hiç gülmeden gelip yardım etti. "Thank you" dedim, tepki vermedi. Bavulu aldıktan sonra gümrük beyanı ile ilgili bir belge doldurdum. Sonra yakındaki bir exchange office'den bir miktar Kore wonu aldım. Gümrük beyanını görevliye verip gelen yolcu çıkış peronuna girdim. Burada bir adam yanıma gelip İngilizce "Taksi lazım mı abi?" dedi. Ben de "Yok abi, sağol" dedim. Gimpo havaalanına gitmek için otobüsleri aradım, taradım. Otobüs gişesine Gimpo'ya nasıl gidilir diye sordum "7000 won" dedi. "Anlamadım" dedim. Sinirlenerek "7000 won" dedi. Bileti aldım, otobüsü buldum, bavulumu muavine verdim. Tüm bu işlemler aşağı yukarı yarım saat sürdü. İkinci izlenimim: Havaalanı güzel gibiydi fakat Hamburg'un havası başka güzeldi. Havaalanında kötü koku olduğu iddiası da doğru değilmiş. Görevliler gayet güzel İngilizce konuşuyorlardı. Nem çok yüksekti, hemen terledim. Hava da biraz sıcaktı (25 dereceden biraz fazla). Incheon'dan Gimpo'ya gitmek Atatük Havaalanı'ndan Sabiha Gökçen'e gitmek gibi. Ama yolda konut göremedim. Yollar Türkiye'dekine benzediğinden yine o yabancılık duygusunu yaşamadım. Kuş gibi özgür de hissetmedim.
Gimpo havaalanında tam 30 dakikada vardım. Bu havaalanı Sabiha Gökçen büyüklüğünde. Giriş yaptıktan sonra Korean Air'in check-in kısmına gidip biletimi aldım, bavulumu verdim. Bu arada oradaki görevliye acil bir telefon konuşması yapmam gerektiğini (danışman hocamı aramam gerektiğini) fakat pay phone için kart bulamadığımı söyledim. Niyetimi anladı, hemen kendisi önündeki telefondan hocamı aradı. Hocama sorunsuz bir şekilde geldiğimi bildirdim. Sonrasında uzun müddet Ulsan'a gidecek uçağı bekledim. Beklerken etrafımdaki insanları inceledim. İzlenimim şu oldu: Kore'nin Türkiye'den neredeyse hiç farkı yok. Sanayileşmiş olması bile çok büyük fark yaratmamış (Almanları göz önüne alarak bunu söylüyorum). Toplumun genel görünüşünde hiç modern bir taraf göremedim. Bazılarının anlattığı ultra modern yüksek teknolojiyi de göremedim. Koreliler hakkında bu tip şeyler galiba hep uydurma. Kore'de uçakların boarding'i (uçağa biniş) kalkıştan 15 dakika önce başlıyor (Gimpo'dan yurtiçi seferlerde). Türkiye'de 1 saat önce başlıyor. Bu belki büyük bir farklılıktır.

5 Eylül 2009 Cumartesi

Samson de la Nuit

Bugünlerde en sevdiğin piyanist kimdir diye sorsalar tereddütsüz Samson François derim. Hiçbir piyanist Debussy'de yanına yaklaşamaz.

Debussy için diyor ki: "I do not think anyone went so far into the realm of dreams...He went to see what was happening on the other side of mirror. - Je ne crois pas que l'on soit allé aussi de loin dans le domaine du rêve...Il est allé voir ce qui se passe de l'autre côte du mirroir."

Benim hayran olduğum L'isle joyeuse'u dinlerseniz ne demek istediğini anlarsınız.

Samson François'yı canlı dinlemeyi ne kadar isterdim.

Richter ve Beethoven

Sviatoslav Richter Beethoven'in son üç piyano sonatını harikulade çalıyor. Kempff ve Brendel'den çok farklı ama yine de güzel.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Aus Les Fleurs de Mal

Bu sefer Stefan George'den:

Wir haben Betten voller leichter Düfte
Wir haben Polster wie die Graeber tief
Und seltne Blumen ragen in die Lüfte
Die schönres Land für uns ins Dasein rief.

Die letzte Glut verbrennt auf gutes Glück
In unsrer Herzen beiden Flammentigeln
Ihr zwiefach Leuchten aber strahlt zurück
In unsren Geistern diesen Zwillingsspielen.

Ein Abend kommt mit blau und rosa blinken
Da flackert es noch einmal lichterloh:
Ein langer Seufzer und ein Scheidewinken.

Hernach erscheint ein Engel auf der Schwelle
Um wieder zu beleben treu und froh
Die trüben Spiegel und die tote Helle.

30 Temmuz 2009 Perşembe

Tanpınar Almanya'da

Seelenfrieden als Metapher für ersehntes Glück, 11. September 2008

Von C.Borries

Ahmet Hamdi Tanpinar Seelenfrieden Unionsverlag
ISBN 3293100139

In dem Buch des bereits 1901 geborenen Schriftstellers Hamdi Tanpinar kann man die politische und geistige Entwicklungsgeschichte der Türkei vom Untergang des osmanischen Reichs bis zum Beginn es zweiten Weltkriegs finden. Um die Figur des Helden Mümtaz erfährt die Geistesgeschichte Istanbuls Belebung, mit der man in der ersten Hälfte des 20. Jahrhunderts eine Verbindung zwischen Orient und Okzident suchte.

Man begleitet den Helden durch seine Zeit. Der Untergang des osmanischen Reichs ist zum Ende des ersten Weltkriegs hin besiegelt, und einschneidende gesellschaftliche und soziale Umwälzungen durch den Staatsführer Atatürk stehen an. Mümtaz erlebt den gewaltsamen Tod seines Vaters mit, die Vertreibung aus seiner Geburtsstadt und kurz darauf den Tod der Mutter, die nach schwerer Krankheit stirbt. Im Alter von 11 Jahren ist er zum Waisenkind geworden. Nach glücklichen Jahren im Hause seines Vetters Ihsan in Istanbul beginnt er ein Leben als Literaturdozent.
Hoch sensibel und von tiefen Gedanken an sein Leben erfüllt wandert er geradezu traumwandlerisch durch die Gassen und Basare Istanbuls. Er ist 26 Jahre alt und seine Beobachtungen, Gedanken und Gefühle wecken wehmütige Erinnerungen an sein junges Leben.
Da gab es Nuran, seine große Liebe, und es gab die Trennung von ihr! Man ahnt, dass tragische Ereignisse die Liebe zerstörten. . Cit < So trug dieser ganz in seiner Traumwelt lebende junge Mann zugleich Himmel und Hölle mit sich herum >. Suat, ein Freund der beiden, fungierte als böses Omen, das als störendes Element ihr Glück bedrohte.
Auf seinen Wegen schaut Mümtaz bei Buchhändlern vorbei, liest in den Büchern bekannter Dichter der europäischen Geistesgeschichte und verweilt bei jenen aus der Türkei. In ihm scheinen sich die Geisteswelten zweier gegensätzlicher Kulturen zu berühren.

Tanpinar schreibt einen träumerischen, assoziativen Stil, der zuweilen an Prousts < Suche nach der verlorenen Zeit > erinnert.
Die Liebesgeschichte zwischen Mümtza und seiner geliebten Nuran bietet Gelegenheit, tief in die türkische Lebensweise einzutauchen. Der Umgang zwischen den beiden Liebenden und Gespräche zwischen Freunden und Verwandten zeigen westlich aufgeklärte und orientalisch beeinflusste Lebens- und Denkmuster. Reflexionen über Literatur, Musik, Dichtung und Kunst insgesamt bestimmen auf weite Strecken den Inhalt der Erzählung. Familienbande bieten den anregenden Stoff für den Fortgang der Handlung, in der nicht zuletzt der Wertekanon der Gesellschaft berührt wird. Hoch intellektuelle Gespräche führen zu Fragen des Seins und des vollkommenen Glücks als Utopie, die niemals Wirklichkeit werden kann.

Tanpinar hegte enge Verbindung zu seiner osmanischen Vergangenheit. Mit der Gründung der Republik 1923 durch Kemal Atatürk wurde in rigoroser Weise mit alten Gesellschaftsstrukturen aufgeräumt. Der Dichter wurde ein Wanderer zwischen den Welten: einerseits hat er Europa bereist und die Kultur jener Länder geschätzt, daneben aber die türkische Kultur hoch gehalten. Alle Tendenzen seiner eigenen Entwicklung kommen in seinem vorliegenden Roman, der 1949 erstmals erschienen ist, zum Tragen.
In einem ausgezeichneten Nachwort von Wolfgang Günter Lerch kann man über den Autor und seine Bedeutung für die türkische Literaturgeschichte viele hervorragende Hinweise finden.

Ein Hauch von Ephraim Kishon weht über dieses Buch, 20. Dezember 2008

Von Der Buch-Vorleser "André Hanke" (Sachsen)

Diese Rezension stammt von: Das Uhrenstellinstitut (Gebundene Ausgabe)

Fast 50 Jahre hat es gedauert, bis der Roman des türkischen Autors Ahmet Hamdi Tanpinar "Das Uhrenstellinstitut" nun beim Münchener Hanser Verlag in deutscher Übersetzung erschienen ist. Und das Warten hat sich gelohnt! Man ist irgendwie an Ephraim Kishons frühere Werke erinnert, wenn man sich auf Tanpinars wundervolle Satire einläßt und das Schmunzeln im Gesicht des Lesers wird breiter und breiter, je tiefer er in diese Geschichte einer völlig überflüssigen Behörde eintaucht. Das nämlich ist Tanpinars Thema, die Sinnlosigkeit und Eigenschaftslosigkeit mancher Institution und manches Zeitgenossen, die doch Macht auszuüben in der Lage sind. Weltverbesserer sind es und Rabauken und zwielichtige Gestalten, die sich in dem Roman die Klinke in die Hand geben und gut von der Sinnentleertheit eines Institutes zum richtigen Stellen von Uhren leben. Ein Schelm, der hier modernere Vergleiche anzustellen gedenkt. Toll!





Über die Vergänglichkeit der Zeit..., 30. Oktober 2008

Von Roland Freisitzer "freisitzer" (Vienna, Austria)


Diese Rezension stammt von: Das Uhrenstellinstitut (Gebundene Ausgabe)

Ahmet Madi Tanpinar ist für mich persönlich die Entdeckung dieses Jahres (neben Jean-Marie Gustave LeClézio).
"Das Uhrenstellinstitut" ist ein großartiger Roman mit einem ganz ungewöhnlichen Helden.
Ist Hayri Irdal ein Mann ohne Eigenschaften?
Oder ist er ein osmanischer Zeno Cosini?
Vielleicht gar ein türkischer Oblomov?
Arbeitslos, verwitwet und in Kaffeehäusern versumpernd, lernt er den Lebemann und Lebenskünstler Halit kennen, der ihm rasch die Gründung eines Uhrenstellinstituts anbietet, ein Institut, das eigentlich niemand braucht, obwohl es niemand umgehen kann. So wird aus Hayri Irdal ein wichtiger Mann, er wird Inhalt von Zeitungsberichten, Interviews, Tratsch und Neid.
Ein Buch über die Vergänglichkeit der Zeit, über ihren Wert, ein wunderbares Gesellschaftsbild und ein herrlicher Schelmenroman mit Figuren, die so sympathisch sind, dass sie sicherlich noch lange ihren Unfug in meinem Gedächtnis treiben werden...
Großartig! Absolute Leseempfehlung.



Überbordende Phantasie, 30. September 2008
Von Wortwerkstatt (Würzburg)


Diese Rezension stammt von: Das Uhrenstellinstitut (Gebundene Ausgabe)

Die Türkei ist Schwerpunkt der diesjährigen Frankfurter Buchmesse. Durch die bücherherbstlichen Bemühungen verschiedener Verlage werden hoffentlich auch bei uns türkische Autoren/Innen bekannter als bisher. So auch der Autor Tanpinar, dessen Buch Das Uhrenstellinstitut" im Türkischen bereits 1962 erschienen ist. Dieser Autor dürfte den meisten unbekannt sein, er fand bisher nur im Buch Istanbul" des Nobelpreisträgers Orhan Pamuk als einsamer Stadtspaziergänger Erwähnung.
Am Beispiel des Uhrenstellinstituts, welches in der ganzen Türkei die Genauigkeit der Uhren prüft, wird sinnbildlich der Aufbruch und die Modernisierung der Türkei gezeigt.
Hayri Irdal, der begriffsstutzige und sympathische Ich-Erzähler, beschreibt hier rückblickend die Stationen seines Lebens. Von einer abgebrochenen Uhrmacherlehre über eine Beamtenstelle, Arbeitslosigkeit, unglückliche Ehen, die Bohemekreise in den Istanbuler Kaffeehäusern bis hin zum wahnwitzigen Unternehmen eines Hunderte von Angestellten zählenden Uhrenstellinstituts in Istanbul. So finden sich hier jede Menge skurriler Figuren, Abenteurer, Spinner, Psychoanalytiker und nicht zu vergessen der Lebenskünstler Halit Ayarcy, dem es dank seiner politischen Beziehungen gelingt, die Finanzierung und Realisierung des Uhrenstellinstituts genehmigt zu bekommen. Falschgehende Uhren werden mit Bußgeld
bestraft, aber auch Rabatte sind möglich. Irgendwie fühlte ich mich beim Lesen dieses Buches immer wieder an Pessoas Buch der Unruhe oder an Gontscharows Oblomow erinnert. Das Uhrenstellinstitut ist eine intelligente und unterhaltsame Satire, die durch Tanpinars stilistische Eleganz und überschäumende Phantasie gekonnt die Geschehnisse um wichtigtuerische Bürokratie und den natürlichen Drang des Menschen zur Faulheit aufzeigt.




Phantastisch, 14. September 2008
Von """""""""...


Diese Rezension stammt von: Das Uhrenstellinstitut (Gebundene Ausgabe)

Der Roman des 1909 geborenen Schriftstellers knüpft nach dem zweiten Weltkrieg weitgehend an sein erstes Buch das die Zeit davor beschreibt an.
Am Beispiel des neu gegründeten Uhreneinstellinstitut das in der ganzen Türkei die korrektheit der Uhren prüft wird sinnbildlich der enorme Aufbau des meist unproduktiven Beamtenapperates der Nachkriegstürkei gedacht.Aufgebaut von einem Lebenskünstler und einem süffisanten Protagonisten der keinerlei Talente aufweist wird das System fast bis zum Überwachungstaat ausgebaut.
Nun mag man kaffkareske Züge vermuten,diese tauchen aber nicht auf,sondern das ganze Buch ist eingetaucht in einen Zeitgemäßen Humor der die Klugheit des mittlerweile verstorbenen Autors zum Vorschein bringt.
Satirischer Roman. Erschienen ist der Roman bereits 1962. Falschgehende Uhren werden mit Bußgeld belegt,Rabatte sind möglich, Bedenken sind beim gutlaufenden Uhreninstitut verboten da das Institut immer wachsen muß da sonst alle Mitarbeiter arbeitslos werden und ihren Lebenstandard verlieren.
Nicht neu,wahrscheinlich auch nicht das beste Buch der Türkei,aber interessant und kurzweilig.

1 Haziran 2009 Pazartesi

Sultanım


Günün mısraı:

Bir efendi bulmadım devletli sultanım gibi

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Güneşi Kötü O Evler

Günün mısraları:

Sular gibi dururum.

Ah sonsuz düzen
Nasıl da varsın..

29 Mayıs 2009 Cuma

İçeri Giren'e

Günün mısraları:

ey aklımın tarihi ey su geçirmez gücüm
unutmadın unutmadın silah tutan elleri

biz silah kuşanırız bize bir şey söyleme

28 Mayıs 2009 Perşembe

Celan için



Paul Celan'ın her ne kadar şiir anlayışı Valéry'ninki ile büsbütün zıt ise de La Jeune Parque çevirisi benim için çok değerlidir.

... Erreichbar, nah und unverloren blieb inmitten der Verluste dies eine: die Sprache.

Guillaume Apollinaire, Antonin Artaud, Charles Baudelaire, André Breton, René Char, Emily Dickinson, John Donne, Paul Éluard, Robert Frost, Sergey Yesenin, Yevgeni Yevtuşenko, Maurice Maeterlinck, Stéphane Mallarmé, Ossip Mandelstam, Henri Michaux, Gérard de Nerval, Arthur Rimbaud, Jules Supervielle, Giuseppe Ungaretti çevirdiği diğer şairler.

Harold Weinrich'e göre Celan bir asırlık Avrupa şiirini kişiliğinde özümsemiştir.

FAHLSTIMMIG, aus
der Tiefe geschunden:
kein Wort, kein Ding,
und bei der einziger Name,

fallgerecht in dir,
fluggerecht in dir,

wunder Gewinn
einer Welt.

PALEVOICED, torn
out of the depths:
no word, no thing,
and both the only name,

fall-fair in you,
flight-fair in you,

wounded winnings
of a world.

Göçebe

Günün mısraları:

bir de yine sevgili çocuk
biliyorsun kişi tutkularıyla
yalnızlığını adlandırıyor o kadar

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Que peut un homme?


"Teste. Man, or rather every man, in his normal state and in the diametrically opposite state of consciousness, is non-man, he resembles no one, has no personality that is unique to and his own, no inseperable attributes.
He is beside his body and fate, as he is of his milieu.
Value of the individual. What is a man's potential? But...what is a man's value?"

Ülke


Günün mısraları:

Sen tutar kendini incecik sevdirirdin
Bir umuttun bir misillemeydin yalnızlığa
...

Bilirim ne usta olduğum içlenmek zanaatında
Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını
...

İşte bütün bunlarını bunlarını bunlarını
Nasıl unuturum hiç unutmadım

26 Mayıs 2009 Salı

Aus Les Fleurs de Mal



...
Zur Lust verleuchtend ihre Glut die letzte
Zwei Herzen werden grosse Feuer sein
In deren Gedoppelt sich benetzte
Der Zwillingsspiegel Geist in Widerschein

Ein Abend Rosa baut und heimlich Blauen
Wir werden tauschen jenes helle Schauen
Wie langes Schluchzen das den Abend beut;

Spaeter ein Engel in der Türen Spalten
Eintreten wird, belebt treu und erfreut
Spiegel so blind und Flammen die erkalten.

15 Mayıs 2009 Cuma

Valéry diyor ki...

An intelligent woman is a woman, with whom one can be so stupid, as one wants.

Aşk

İki kişilik sorunsuz toplum.

1 Mayıs 2009 Cuma

"to forge in the smithy of my soul the uncreated conscience of my race" J. Joyce - Portrait of the Artist.

30 Nisan 2009 Perşembe

F. Scott Fitzgerald: "durmadan geriye, geçmişe çarpılıp atılsak da ne gam..."

13 Nisan 2009 Pazartesi

ben bir gün giderim ki neyim kalır
eksik bıraktığım her şeyim kalır

31 Mart 2009 Salı

Gitsin efendim!

Valéry "Die Optimisten schreiben schlecht" diyor. Çok kesin bir hüküm ama doğru.

Tanpınar günlüğünde Sahnenin Dışındakiler'den hiç bahsetmiyor. Romanı yazdığı yıllarda bir iki mektupta sadece Alaiyeli Ahmet'in hikayesini yazdığını söylüyor. Belki sonradan kendisindeki değişiklik (50'li yılların sonuna doğru daha belirgin olan) Sahnenin Dışındakiler'i tamamen bir kenarda bırakmasına yol açtı. Burada durup şöyle diyebiliriz; Türkiye'nin bir kaç nesil etrafında romanını yazmak iddiasını hem mektuplarda hem günlükte bulabiliyoruz. Sahnenin Dışındakiler'e nazaran Aydaki Kadın bu niyeti daha iyi gösterir. Sahnenin Dışındakiler belki de Tanpınar'ın deyimiyle kendisi için eskimiştir. Bizce Aydaki Kadın'da daha yüksek bir üslup, daha derin bir roman yaratma çabası görülür. Günlükte buna dair epeyce malzeme vardır.

Yeri gelmişken söyleyelim, Aydaki Kadın'ın isminin Aydaki Kadın olduğundan da epey şüpheliyim. Günlükte romandan Aydaki Kadın diye bahsetmiyor. İç içe (Allegro ama epey uzun bir birinci movement), bitmemiş ikinci bölüm Karşı Karşıya (Adagio) ve yazılmamış üçüncü bölüm (Rondo. Finale) var. Günlükte bazen İç içe, bazen Karşı Karşıya diyor. Burada Karşı Karşıya'nın anlamı epey geniş, sadece okumuşlar ile halk arasındaki çatışma değil.
Aslında dördüncü bir bölüm de olabilir, kim bilir?

Yine Sahnenin Dışındakiler'e dönelim; bu romanda da Tanpınar'ın üstünleştirme çabası çok belli. Sinemaya aşina olanlar hemen farkederler, sanıyorum.

Bir sahnede romanın kahramanı Cemal, Tanpınar'ın ta kendisine rastlar:

"Yavaş yavaş yeni hayatıma alıştım. Darülfünun açıldıktan sonra bir gün Edebiyat Fakültesi'ne giderek Yahya Kemal'i dinledim. Yanıbaşımda saçları birbirine karışık, gözleri melankoli ile etrafa bakan, zayıf bir çocuk vardı. Bana şair olduğunu, fakat henüz hiçbir şiir yazmadığını büyük bir saffetle söyledi."

Başka bir parça:

"Babam isteseydim beni İstanbul'da bir yatılı mektebe verecekti. Bunu niçin reddetmiştim? Hala bilmiyorum." Reddetmeyenler de var.

28 Mart 2009 Cumartesi

Yine Turgut Uyar

biz silah kuşanırız bize bir şey söyleme

(baharı bekleyene)

Bahare dek gideriz


Naili der ki:

Heva-yi aşka uyup kuy-i yare dek gideriz
Nesim-i subha refikiz bahare dek gideriz

Fuzuli der ki:

Bulunur her derde istersen gülistanda deva!

Ve devam eder:

Ne hoştur elde gülgun cam, başta aşk sevdası
Gönülde vasl zevki canda cananlar temennası!

Baki hepsinden büyüktür, biz onu biliriz:

Ruh-bahş oldu Mesiha-sıfat enfas-ı bahar
Açtılar didelerin hab-ı ademden ezhar!

Ama yine Turgut Uyar:

İstanbul'un öyledir baharı, çaresiz alkış tuttular
ten uyandı, herkes kendi olan cismini tanıdı

ne denmiş, akıp giden her suyla akıp giderim
çünkü sevdim çünkü bu yüzden güçlü bileklerim kanadı

Ferahfeza

Muallim İsmail Hakkı Bey'in Ferahfeza peşrevi harikulade. Nedir, fazla çalınmadığından sanırım pek bilinmiyor.

25 Mart 2009 Çarşamba

Mesut Cemil

Klasik musikimizde, sanırım Mesut Cemil'den başka zevk bütünlüğüne sahip icracı gösterilemez. Almanya'nın tesiri var, muhakkak.

24 Mart 2009 Salı

Parodi

Tevfik Fikret:

Zerrişte, bu ismiydi onun, sanki haberdar
mahfi kederimden


Turgut Uyar:

bir çocuk - adı Hayri'ydi onun

20 Mart 2009 Cuma

İnanma

Yahya Kemal diyor ki:

Ey naz ü işve velvele-i şan olan sana
Ömrünce mest olur nice hayran olan sana


Turgut Uyar:

ey dünya kuşkusu gözleri maden sana
görkemli bir kente bakar gibi bakarım
bağışla

16 Mart 2009 Pazartesi

Aşk


If I look at myself historically I find two formidable events in my secret life. A coup d'état in '92 and something immense, unlimited, incommensurable, in 1920.

I cast a thunderbolt upon what I was in '92. 28 years later, it fell upon me, — from your lips. (eros. VIII, 762.)

Valéry diyor ki...


4-5 October: 'nuit de Gênes'

Memories — Crises / What happened in Genoa in '92 — Lightning — bedroom visited by the flashes of lightning. / What happened in Nice in '21. (ego. XIII, 20.)

My analytics of 1892, product of 'self consciousness' applied to the destruction of obsessions and poisons […] A struggle with the devils. […]

And all this led me to my 'Method' — which was purity — separation of domains. j and y. Attempt to isolate these factors of a given a state. (ego XXIII, 757-760.)

İlk baskı

Kitaplarının ilk baskılarına sahip olmakla övündüğüm tek şair Turgut Uyar'dır.

4 Ocak 2009 Pazar

Beatrix Caner



Beatrix Caner'le karşılaşmak benim için çok iyi oldu. Öteden beri düşündüklerimin yetkin bir yazar tarafından Almanya'da büyük okuyucu kitlesine sunulmasından daha sevindirici ne olabilir?

Kendisiyle yapılmış bir görüşmeden alıntı:

"- Kitabın son kısmını A. H. Tanpınar 'a ayırmışsınız. Tanpınar’a olan bu özel ilginiz neden?

- Beni Türk edebiyatında ilgilendiren tek şey edebiyattır. Yani demek istediğim, gruplaşmalar, ideolojiler, sağ-sol kavgaları, küçük çıkarlar ve büyük hesaplar beni hiç ilgilendirmez. Eserlere yalnız edebiyat açısından bakıyorum. Ölçüm de dünya edebiyatıdır.
Ben yapıtların diline, tekniğine, içeriğine, düşünsel temeline bakarım, yazarın kariyeri, ailesinin mevkii, kendi değerlendirmesi, yapılan reklamlar ya da saldırılar beni ilgilendirmez. Tanpınar'ı da bu nedenle beğeniyorum. Tanpınar Türk edebiyatının doruk noktasıdır ve bunu göremeyenlere, bunu kabul etmek istemeyenlere okuma tavsiyesinden başka diyebileceğim bir şey yok. Herkesin onu tanımamaya da hakkı var.

Ben Tanpınar'ı keşfettiğimden çok menmunum. Onda bir hazine buldum. Onun kadar geniş bir kültüre sahip başka Türk yazarına o dönemde rastlamak zor. Özellikle tavsiye edebileceğim "Huzur" romanı ile "Beş Şehir" adındaki deneme kitabı.
Kitabımda Tanpınar'a 100 sayfaya yakın yer vermiştim. Ve doğrusunu söylemek gerekirse, "Huzur" romanına getirdiğim çözümleme sadece ufak bir kesittir. O'nun 400 sayfalık romanı üzerine 1000 sayfa daha değerlendirme yazabilirdim, onun değerlerini yine de bitiremezdim. Huzur romanında dünyanın umulmadık boyutları ile karşılaşırsınız: İkinci Dünya Savaşı nedeniyle evrensel bir değişime uğrayan dünya, Türk toplumu ve bireyler bu romanda eski ve yeni dünyanın koordinatlarının kesiştiği noktalarda gösteriliyor. Ama bütün bunları kitabımda ayrıntılı bir şekilde ele aldım. Sanırım okurlar oradan önemli bilgiler elde edebilir."

3 Ocak 2009 Cumartesi

"N. her zamanki gibi efendi ve harika Osmanlı-Avrupalı kadın."
"N. superbe...Alabildiğine zeki, franche ve hanımefendi."

Kadın güzelliğinin tarifi.

2 Ocak 2009 Cuma

ey güzel bahar gökü seni her şeyle birleştiriyorum
çünkü ey yaz gecesi çünkü her yerlerim kanadı

1 Ocak 2009 Perşembe

Turgut Uyar


Turgut Uyar'ın Fransızca dışında az çok bildiği yabancı dil yok. Fransızcayı da iyi kullanacak kadar bilmiyor.
Tevrat'ı çok okuyor.
Yemeğin yanında içki içmezmiş. Rakıyı tercih etmiyor. İkindi vakti iki kadeh votka içiyor.

30 Aralık 2008 Salı

Gedulden unter dem blau!

28 Aralık 2008 Pazar

23 yaşındayım.

27 Aralık 2008 Cumartesi

Mutlu olduğum bir gün.

Nous partagions ce fruit de féeries
La lune amicale aux insensés

25 Aralık 2008 Perşembe



Igor Markevitch, Musikalisches Opfer, BWV 1079. Harika.

22 Aralık 2008 Pazartesi

Eine intelligente Frau ist eine Frau, mit der man so dumm sein kann, wie man will.

23 Kasım 2008 Pazar

Segâh Peşrevi

İhsan Özgen'den Yusuf Paşa'nın Segâh Peşrevi'ni dinledim. Çok zarifdi.

20 Kasım 2008 Perşembe

Tercüme Meselesi



Baudelaire - Le Spleen de Paris. Türkçe tercümesine şöyle bir bakmak bende dil ve aktarma sorunlarımız hakkında yazmak hevesi uyandırdı.

Aşağı yukarı son iki yüzyılımız edebiyatımızın yenileşmesiyle geçti. Bunun en mühim adımı olacak yabancı dil meselesi ise sanırım hiçbir zaman layıkıyla ele alınmadı. Tercüme işinde en büyük bahanemiz olan büyük kitlenin yabancı dil bilmeme zorunluluğu bilenleri dahi okumaktan menediyor. Şüphesiz bugün eskisinden daha fazla yabancı dil bilen var. Fakat hemen hiç kimse Avrupa'nın büyük eserlerinin peşinde gözükmüyor. Bu zihni tembellik, kendi kendine yeterlik duygusu maalesef tezatlarımızdan biridir.
Şu da söylenmelidir ki, başından beri Türkçe nesir yoktu ve biz doğru düzgün cümle yazmaktan acizdik. Örnek yokluğu bizi bu işte epey geciktirdi.

Yine de dönüp baktığımda Türkçe'nin kazancı sayabileceğim en azından on - on beş tercüme eser vardır ve bir çoğu devlet eliyle 1940'larda yapılan tercüme hareketinin ürünleridir. Büyük kısmı çevirenlerin zevk uğruna giriştikleri bir işe benzer. Demek istediğim o devirde vekalet tarafından basılan yüzlerce kitap biraz da zoraki bir çalışmanın ürünü iken bahsedeceğim eserler biraz müstakil olarak görülebilir. Teker teker bu eserleri saymak yerine sadece ikisinin adını vereceğim. Dikkatli bir okuyucu bilir ki bu on - on beş eserin edebiyatımıza doğrudan tesiri olmamıştır - Panait Istrati gibi üçüncü sınıf bir yazarın tesiri düşünülecek olursa.

Birincisi Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun çevirdiği Marcel Proust'un Du côté de chez Swann'ı (Geçmiş Zaman Peşinde - Swannların Semtinden, Maarif Vekaleti Yayınları, 1942). Ahmet Hamdi Tanpınar ve Nurullah Ataç'ın yazıları haricinde bu eser hakkında yazılan bir şey görmedim. Bugün güya Proust'un eserinin tümü Türkçe'ye çevrildi fakat nelerden taviz verilerek!

İkincisi Behçet Necatigil'in Rainer Maria Rilke'den çevirdiği Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge (Malte Laurids Brigge'nin Notları, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1948). Traugoot Fuchs'un çok güzel bir önsözüyle basılan bu eser Almancasını bilenlere hakikaten bir mucize gibi gelecektir. Bir öncekinin aksine Malte, MEB yayınları dışında önce De yayınevi tarafından 1970'lerde, Adam yayınları tarafından da 1980'lerde tekrar basıldı. Yine Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bir söyleşiye verdiği cevap ve Türk edebiyatı üzerine yerinde tespitleri olan makalesi dışında bu eserden söz eden bir yazı görmedim.

İki eser de numune sayılacak güzelliklerine rağmen bir geleneğin zincirini oluşturamamışlar.
En azından yüz eserlik olması gereken genç adamın kendi dilindeki kütüphanesinin zayıflığının sebebi.

Mein Faust

- Dein erstes Wort war NEIN...
- Und wird das letzte sein.

Que peut un homme?


İzleyiciler